Bedava Mp3 İndir - Müzik İndir - Ücretsiz MP3 - Türkçe Son Albümler - Albüm İndir - Mp3 Dinle  

Geri git   Bedava Mp3 İndir - Müzik İndir - Ücretsiz MP3 - Türkçe Son Albümler - Albüm İndir - Mp3 Dinle > Yerli MP3ler İndir > Şiir Mp3
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et



Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 03-14-2010, 10:29 AM
admin admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 24,485
Standart Mustafa İslamoğlu Şiirleri



Heyelan I



-havada bulut var-



geceleri gündüzlere örten



yılanlar gibi



örttük üstümüze muttasıl uykuları



yorgan yerine



Eshab-ı Kehf’in paylaşılan mirasından



yalnız uykusu kaldı bizde





atımızın terkisinde kızılelma çıkını



ayışığında koyulduk yola



kanımız damarlarımıza tıkıştırılmış delilerdi



hayaller denizine açıldığımız sallarla



heyamola çekiyorduk harikalar diyarına



onyedibin alemi bir pula sattık



çiğnediğimiz her yasakla onurumuz yükseldi



gün oldu



bir pula onyedibin takla attık



kıyametin konuk olduğu diyarda



kartalları vurduk



bizi geçmesinler diye



ahir zamanda





rüyamızı kanla bölen ayetlere kızarak



uyandık



kendinde ve agâh her şeye lanetler yağdırarak



tüm işe yarar organlarını kaybeden ben



bir kasap çengelinde bulduğum kalbime



müşteri oldum yeniden



kellemi rehin bırakarak



uykunun bilmem kaçıncı haline ulaşmak için



onlara karşı yürüyerek onların yolunda



gecenin müntehasına dayandık





haykırmanın kutsal büyüsü



işledi iliklerimize



bağırdık anlamadığımız sözleri



bağırdık sözlerimiz anlaşılmasın diye



karaya yüklediğimiz anlamı gözümüze alarak



daldık boyumuzu aşan suların körfezine





1987













Heyelan II



-gök gürültüsü-



dolu dizgin sevdalarımızla

pimi çekilmiş bomba gibiydik

kaç heyecan istif ettik meydanlara

kaldırımlar rapraplarımızla uyandı kaç kez

asfaltları kanattık körkütük hıncımızla

sloganlar tilavet ettik ezberden

göndere pankartlar çektik mealler eşliğinde

otağ-ı humayuna ayarlı bileklerimiz

yerinden fırlayabilirdi bir emirle

eklem yerlerinden gelen

civata seslerini gizleyemedik

zihninin ve kalbinin olanca yoğunluğunu

adalelerine aktarmış atletler

yüreklerini molotof kokteyli diye attılar lağımlara

on soruda kellesiz savaşmanın yolları konulu

bilimsel dersler verdik

hem defterimiz hem kitabımızdı duvarlar

öğretmeni ve öğrencisi olduğumuz sınıfın

dost avına çıktığımız günler

bir çay içimi muhabbet

üçüncü hamur seviyesinde ülfet



tersine dönen çarkıfeleğin yüreğini aradık

kendimizi aradığımızı bilmeden

fecirle tehtid ettiklerimiz

üstümüzü örtüyorlardı gün doğarken

bülbüller gibi



1987









Dilli Şeytan



suç aleti

ağzın barut kokuyor

çevir namlunu bana

ordunu üstüme sal

ağzını öbür yana





bal şerbeti sundun dostun

kırk kâse hangisinde zehir

al yak yüreğimde sigaranı

seni dilinden tutuşturur

uzat ellerini tutunayım

diline söz geçir sen

ziyanı yok tek cevapsız kalayım





duyulmuyor sesiniz

yaramda dil izi var

kurşunlar

nerdesiniz





1986

















Menfi



hayret bu ayak izleri neden aşınmaz ki



toprağa soğuk damga vurmuş gibi





Dersim, zarif boğazlarda yağlı ilmek



kılımın döğmelendiği sınıfta zor dersim





analar sürgününü sürgünlerde büyütsün



babalar at toplasın Ova’dan Zapsuyu’ndan





sürgünüm gülle gibi döğecek meyvelerim



Mekke’min putlarına erişecek dal oldum





ölmeye yatkın ağaç doğum yapsa canhıraş



ona da sürgün derler





sürgünü sürgün etmek ata kamçıdır desem



algın derler çılgın derler





ve bir koca çıkar Erciyes’i dolar başına



cevaplar tümü adına Seyrani’ce





bozmak mümkün ise aklım bikrini



boz da bakir iken dul gönder beni



hakkın mekanından özge bir mekan



bulmak mümkün ise bul gönder beni





1982



















Bende Kalsın



al da git eğreti gülüşlerimi



isyanı kutsayan yüz bende kalsın



maviye boyama zor düşlerimi



gemimi yakacak köz bende kalsın





mermere saplanan bir deli su’ca



nefreti sevdama etmişim boca



karanlığa dönük bir çift namluca



tetikte bekleyen göz bende kalsın





neşeyi açmadan solanlara ver



gülüp eğlenmeyi yılanlara ver



baharı, bahçeyi çalanlara ver



Van Gogh’un çizdiği güz bende kalsın





bilirim yol uzun sürmek zor ama



çekmediğin kahrı koy matarama



azık kıt, vakit dar, tuz bas yarama



çiledeki aziz giz bende kalsın





1986

















Öfke ve Hakikat



hayata bir yerinden



iliştirilivermişim



eğreti bir kimliği kabullenmek zorunda oluşum



topuklarıma kadar çıkan yağmur



ne kadar dünyalı olduğumun belgesidir





ensekökümde çakılı bir dağ



hep birşeyler saklıyor benden





uzak ülkelerden pembe ezgiler dinleyen ben



yazık, yastığımın nabzını bile dinleyemiyorum





hayallerimde acılarım gibi naftalinli



putlar, hayatla aramdaki barikat



boğazıma kadar girdiğim öfke



tufanında boğacak beni hakikat











Sevda



beni benden alıp alıp götüren



saçını rüzgara katarsın sevda



şaşma ufuk gibi yandığıma sen



bende doğar bende batarsın sevda





âfet yakar diye duyulmuş gözün



bir çift namlu gibi oyulmuş gözün



beni çıldırtmaya koyulmuş gözün



mermini şurama atarsın sevda





ağlayışın yaman, gülüşün yaman



pençende yüreğim başımda duman



ciğer kebap olup, yandığım zaman



su değil, baldıran tutarsın sevda





ben gün doğusunda beklerken seni



neden hep lodosa açtın yelkeni



turnalar mı alıp gitti neşeni



şimdi hangi koyda yatarsın sevda





bırak sürükleme suyuna beni



hedef bendim, gerdin yayına beni



ne dehşet getirdin oyuna beni



betersin, betersin, betersin sevda









Viran Gazel



vermişim senden bir haber el var gün var utandırma



kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma





söz almış ahd eylemiştik belgeler var yüreğimde



sen sen ol da beni düşman dediğine inandırma





bu ne kovanımda yağma çiçekler sana intizar



zambağa benzetip beni dikenleri kıvandırma





vurulan her bir kuş ile yere düşen ben olurum



beni bir kurşunluk yârin kapısında dolandırma





iyi bildiğim tek şeydir yeter ki ağla de bana



uykuma çok usuldan gir düşlerimi bulandırma





vermişim senden bir haber el var gün var utandırma



kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma





1987








Çile ve Umut



kader yükünün göçünde

derviş sabrıdır içimde

çok gece erir saçımda

sıksam bahtım renkli akar



çağır gelsin bengisuyu

yıkasın hû ile hûyu

açın gökteki kuyuyu

dua yüklü eller çıkar



bir uslanmaz mor denizim

suya vurdum ayak izim

ötelerde yakup gözüm

yusuf bana çile kokar

av kışında süreğimin

dibi gökte direğimin

gizeminde yüreğimin

özlem muştu şimşek çakar



1980







Şiir Pürşiir



dikenini can yerimden

ne olursun çekme gülüm

Yakub’unum gözet beni

ıraklardan kokma gülüm



kutsadıklarım senindir

beni varlığınla sindir

mevsim senin mevsimindir

yaprağını dökme gülüm



yeldirme beni peşine

erdir biyol gelişine

şimden geri ateşine

kerem et de yakma gülüm









İntizar



el açûben eşiğinde durduğum râh aşkına

perdeni çâk eyle de gel çektiğim âh aşkına

iftirakın rûz u şeb bendeni dilhûn eyliyor

bas kademin bağrım üzre şâdet Allah aşkına



1984









Şafağa Beş Kala



olay var

gök basınında sürmanşet

olay var

fillerde hayret, kuşlarda dehşet



gözler güneşin doğduğu yerde

gözler güneşin doğacağı yerde



olay var

bir kılıç kınından sıyrılmadan

bir damla kan düşmeden toprağa

bir ok yayından boşanmadan

nasıl kırılır koca bir ordu?



gözler güneşin doğduğu yerde

gözler güneşin doğacağı yerde



bir yarımada

ona daha yakın olmak için

denizler bile ona sokulmada

Yunus’un kardeşi

Adem’in hikmeti

İbrahim’in duası

İsa’nın müjdesini görmek için



gözler güneşin doğduğu yerde

gözler güneşin doğacağı yerde



1990







Meneb



gül bezenmiş diken üzre can üzre

gün gün en bakir yerim kanar

kıl ve kılıç cambazıyım

a dostlar



1984









Persona Non Grata



-Yaşar Kaplan için-

yara gür, kan, kabzada dost eli

yüreğime, hatırıma, hatırama

buyruğa pür-teslim bir bıçak gibi

dokunun bana

benim Nil’le gelen çocuk

çörden-çöpten ve umuttan

yuva kurdum yılanlara yakın, insanlara uzak

yılanların elinden ve dilinden emin oldum

şimdi yuvamı insanlarım yıkacak



Düzenler, düzenekler, mevhum dünyalar…

ömrüme zifiri kırk kapı açılmış

yetiş ya cehalet diye çağıranlar

yarasalar ülkesine bilge seçilmiş



emanetim ben size, zimmetiniz zimmetim

kanım, malım, ırzım ve izzetim

dişlerin ve tırnaklarından kanım damlar

tükür, yoksa öldürecek seni etim



bir Uhdud güzeli bana doğru geliyor

beni kucaklıyor bana alev veriyor

dokunmazlığım yanıyor önce

külleri layüs’el gözlere saruluyor



göller vardı dizi dizi

suyu afyon, dalgası narkoz, balıkları esrik

bir ada olmak istedim ayılacaklar için

üstüme kara bulutlarını gönderdiler

Atlantis’i oldum hercai coğrafyanın



köle olmamaktan yargılandım

köleler ülkesinde

boynumda ‘uyumsuz’ yaftası

itaatı putlaştırmadığım için

hür diye satıldım

zincirleriyle övünen birine



dokunun bana hadi dokunun

ki yara gür kabzada dost eli

mahfuziyetim, masumiyetim yok benim

insan olmak ayıp değil

dokunun da anlaşılsın hikmetim



1986











Güneşteki Lekeler



bugün ihanet günüdür

güller kendi dikenlerince kanatılsın

şairler öz elleriyle boğsunlar şiirlerini

söyleyin akrebe bugün ihanet günüdür



aşıklar çiçek sunarken sevdalılarına

siyanür damlatsınlar şebnem yerine

kahramanlar kurtardıkları vatanın

dönüp kendileri geçsinler ırzına



kıravatlar boyunlara, darağaçları cellatlarına

bir kerecek göstersinler öteki yüzlerini

duyurmak için geceleri ağlayan anaların sesini

ihanat etsin bugün de koyunlar çobanlarına



ey yüreğime giyindiğim insanlar

bir çeşni katın kronik ihanetinize

yürek üşürse titrer o titrerse gök sallanır

bir kerecik siz de ihanet edin ihanetinize



seni anınca köpekler ve atlar hatırlanacak

ardından korumaya alacaklar neslini

“sen de mi ey!..” demeyecek artık kimse

Sezar sevinecek Brütüs şapka çıkaracak



intihar ağacı mısın ki herkes kendini sende öldürüyor

kan çanağı gözlüm benim Karacaahmed’im

seni ağlatan o nesne alemi güldürüyor

kaç insan soyundun gönlüm kaç ihanet gördün bugün?



1991









Binbir Gece Acıları



söylerken ağlayan şair

doğururken ölen ana

ikisi de bir

aşk ve acı haberim olmadan

en ücra yanıma sığınabilir



I.



güneş ellerini çekti yakamdan

sızısı kasıklarıma vuran arz

kendini bana çalıyor

yaralı bir atın toynakları gibi

kirpiklerim

beni ele verecek diye korkuyorum



son soluğu

koynundan çıkardığım resmin ilişiğindedir

dudaklarında yarım kalmış bir sevda

acının silik bir kopyesi yüzünde

gözlerini görmedim

kaçırmışlar



Beşparmak’ta bir adam

yarasına bakarak

suzinak makamında susuyor



gelme çocukluğumun hasnâ perisi

düşlerimde yeşillen

yaban gülleri, zambaklar toplayayım adına

rüzgarın eline tutuşturayım

ismini yazıp yapraklarına

uçurtmalar yapıp

dudaklarına doğru



II.



caddelerde bir yığın insan

saçlarının rengini

bilmedikleri sevgililer için

öldürdüler birbirlerini

biliyorum, alımına karşı

hep eğreti bir yanım olacak



tedirginim, kuşkuluyum, çaresizim

şimdi her döndüğüm köşede

aradığımı bulurum diye korkuyorum



askerde, Kars’ta

umudumu bağladığım tek ağaca

ceza verdiler

derdi neydi, kim bilir

kendini astı diye bir er

o gün bu gündür

nerde bir ağaç görsem

yanıma ölüm gelir



bayım, buyurgan bayım

bahar gelmiş derler

kime sorayım



III.



perakende ölümler öleceğiz bu sezon

kıyam etmiş Kerbela’nın sakileri

bulutlar çölde bir çeşme arıyor

düğünlere salt ağlamak için katılan biri

çigan bir hayatın çetelesini tutuyor

bastırıp sağrısına elini



bu şırfıntı

binbirgeceden arta kalan bu acı

korkarım ki bana yar olacak

zamantı’nınserin sularında

bir türkü yakamozlanacak benden geriye

kerhen atılmış bir imza

hayatımın sağ alt ucunda sırıtacak



içini açtı bir zambak

bir şiir öksüz kaldı

perde kapandı, kalem kırıldı

ve işte son gemi de yandı

belgelere geçsin "top secret" kaydıyla

artık nihai sözümü söylüyorum:

-rahman, rahim olan Allah’ın adıyla



1985











Ağıt ve Raks



ben oyumu felakete veriyorum şeyda

sana dönük yanımda çengiler mat oluyor

saadet-zedelerin morga çevirdiği bir dünyada

bana alevden kostümlerle dans etmek düşüyor

ve şeyda ben oyumu felakete veriyorum





yolum uzadıkça kabaran direncimi

her düştüğüm yeri öperek bileyliyorum

kolay gele demek de nerden çıktı şeydam

gürbüz doğumlarda bir nice ananın harcandığını

imbatla gelenin kabayelle gittiğini biliyorum





senin aldanmak dediğin bana merhem oluyor

gördüm kışı zorlu geçmeyen yılın baharını da

saksıya dikme gülleri ilk güneşle soluyor

işte bu kısrak yokuşta çatladı demen için şeyda

dünyanın tüm düzlüklerine kin besliyorum.





geç bi yol, nazlı güleryüzlü şiirler yazamam ben

esenlik şölenleri bitti vakt-i cerağanda

vakt-i kahırda hüzün fasılları demidir bu dem

gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta

ama ne Raks'ı ne Ağıt'ı ben Endülüs'ü evetliyorum





artık bol kahkahalı çok şükürleri bıraktım

esenlik bildirilerini harcıalem mutlulukları

denizi uslu gösteren kartpostalları yaktım

fakat şeydam bir avuç külü yakamadığım için

ben oyumu felakete veriyorum.









Ya-sin



İnsanlık Güzeli’ne adanmıştır-



ey insan

ey yüz akı gönül aydınlığı

kabul olmuş sadaka kadar güzel

bir duygu sarıyor seni anan yüreğimi

bastığın toprakla yıkadığın gözüme

şimdi güneş bile siyah görünüyor

ey yüz akı gönül aydınlığı

ben kendime ağlarken Uhud’da ağlar mıymış

Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili

hasretinin dışında başka derdi var mıymış?



ey insan

içimde büyüttüğüm tüm çiçekleri

sana adıyorum

ıtırları, yaseminleri, menekşeleri

lale bana kalsın

kapına çiçeklerin karalısını sunmaktan

utanıyorum

dua çıkmayan göğe sevdalar çıkar mıymış?

bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede

dikenler bile bir hoş, gayrı gül kokar mıymış?



ey insan

göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni ey

sen öğrettin taşa konuşmayı

ağaca selam vermeyi

aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi

göklere kurulmayı, durmayı zamanı

yılana ve deveye sevmeyi

ölmeyi, öldürmeyi

yaşamayı sen öğrettin insana

o bengisu gözünden fışkıran pınar mıymış?

baharların kaynağı ve yolunu gözleyen

bir ben sevda şehidi, bir de şu çınar mıymış?



ey insan

ey tebessümünden cennetler yaratılan

gül bahar geliyor, ağla gök seviniyor

gözyaşını karanfil diye göğüslerine takan melekler

kapında divan durup ağlamanı bekliyor

hüzün kuruluyor ekmekten önce sofrana

bunun için bir bir uçuyor sevdiklerin

bu yüzden öksüz, bu yüzden yetim kalıyor

efendisi yetimlerin.

niçin döndü bu rüzgar yol vermez dağlar mıymış?

yine Ferhat kesildin bu ne canhıraş gönlüm

bağrını deldin diye dağlar da ağlar mıymış?



ey insan

sen olmasaydın

insanlar ölmeyi öğrenmeden öleceklerdi

yaşamanın özgül ağırlığını

keşfetmeden yaşayacaklardı

hayat fahişe erkeklerin elinde

bir yosma gibi hırpalanacak

hangi mevsime el atsak

elimizde yapış yapış bir şeyler kalacaktı

acımı tartamayan aşkımı tartar mıymış?

gönlüme yol vermeyen şu zifiri perdeyi

o cennet elleriyle lûtfedip yırtar mıymış?



ey insan

sen olmasaydın

Yusufçuk kuşunun ne dediğini

yılanların niçin toprak yediğini bilmeyecektim

herşey çift yaratılırken niçin birşey tek?

bilmeyecektim bir gövdede mücevhere dönüşen taşı

hem yol, hem yolcu, hem hedef olanın

içinde kopan amansız savaşı

olmasaydın sen

çekilen dizde derman gözümdeki fer miymiş?

kendimi bir kum diye atıversem çölüne

ona vurgun bulutlar üstümde gezer miymiş?





ey insan

senin sırrın

gözyaşının terkibinde saklıymış

bu gerçeği bir denizin dudağından öğrendim

gecenin bir vaktinde bir sevgili ağlarken

bir dişi varlığını varlığına adarken

bir erkeğin ellerinde

ölüm havlu atarken

haklıymış

söyle gönlüm bu sevda mahşere kalır mıymış?

alışılmış sözcükler yükleyip kanadına

ona doğru uçursam katına alır mıymış?



ey insan

ey güneş hamilesi

bir kere doğarmışsın

bin kez doğururmuşsun

parmakların sevdanın kesilmeyen çeşmesi

onun için ağlıyor yeni doğan bebekler

doğur, doğur ki dünya kaybetti gözlerini

doğur ey İsrafil’in nefesi

ey güneş hamilesi



sen olmazsan gemide bu tufan diner miymiş?

gemilerin de yandı sil aklından dönüşü

vakt indi yüreğim gidenler döner miymiş?

ey

ey ins

ey insan

hıncını hıncıma kat

sancını sancıma kat

pamuktan ellerini geçir yürek halkama

ister ayağın katına çek

istersen yerlere at.



1990-91 , Medine-Kahire















Sana Onları Adayacağım



ekmeğime katık, aşımın ateşi

acılarımla başbaşa kalmak istiyorum

yalnız onlar anlıyorlar beni

ve yalnız onları dinliyorum





hayatıma girdin madem

andacım ol hatıramı yaşat

ne beni anladığını söyleyen

ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın

sen al acı

senin olayım

beni sen kuşat





.........





madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek

artık ölmek için yaşamak gerek

hayatımın gözelerinden

damıttığım bu şiiri bin kez ölerek

sana adamamı bekleme benden

gün gelir tütmez olursa ocağım

acılar var bende duvağı açılmamış

bekle





sana onları adayacağım.











Nerdesin



göğe baktım gözü yaşlı

yer baktım yer yaslı

sular bugün kan tadında

eski yeni, büyük küçük, kara kızıl

tüm dertlerim burdalar

sen neredesin?

sen ve kuşlar

gözyaşının gözyaşına

benzediği kadar benziyorsunuz

vurulan bir ceylanın yavrusuna söylediği

şarkıyı söylüyor onlar

bu sabah yine kondular telörgüye

beni acımla başbaşa bırakmadılar

sen nerdesin?

hava soğuk, dışarda kar yağıyor

her zaman ellerim üşürdü

bugün içim üşüyor

hasretin geldi, hayalin geldi

bak, kokun da geliyor

bugün Yakub oldum bre hey

ey acıların kadını

sen nerdesin?







Muştu



adına kıyamet diyecekler

yokluğunu farketmenin

güneşin gözleri kararacak

her gece sabırla seni aramaya çıkan

ay çatlayacak

dünya başını yıldızlara çalacak



adına kıyamet diyecekler

seni yitirmenin evrensel mateminin







Kızgın Yürek Şiiri



kurşunlar el altında bir yerde dursun

kütüklükte bir atımlık sevda daha kaldı

insanlar birbirlerini yüreklerinden vursun

silahımın namlusu gül kusmaktan usandı

uyandırın öfkeleri kudursun

söyleyin anama ölecek çocuklar doğursun



bugün yine kan verdim yeryüzünün damarlarına

bugün yine ben vuruldum

ağlama

gün doğacak toprağımın çocuklarına

umudu birkez daha çevirdim yolundan ama

söyleyin anama ölecek çocuklar doğursun

adını Bedir koysun



yakında dağlar kızacak, biliyorum

gökler kızacak, yerler kızacak

sürmelibey biraz daha diye dursun

artık ben de fırtınalar ülkesine gidiyorum

bu kış çetin olacak ocağa yüreğimi vursun

söyleyin anama ölecek çocuklar doğursun



1991













Bir Kırık Ezgi



sevinmem sevince benzemiyor

ne de üzülmem üzüntüye

gözden geçirilmiş sözler söylüyorum

ömrüme ilişkin

belki birazcık avutur beni diye

ağlamayasın için susuyorum

benden almayasın kara haberi

ağlama ki sakinleşirsin diye korkuyorum

fırtına hebercisi gözlerinde

yarasalar uçuşuyor yine

gözyaşların bir kurşun ta şurama saplanır

sen ağlama İbrahim Erciyes gazaplanır

..............







İfk Gazeli



I



ifk gazeli



eteğinde çamur anne, eteğinde ateş

sanki Kudüs oldun anne, yüzün bir güneş

o ne avuçladığın anne ellerin yanmış

ruhlar ağlaşıyor yine, melekler ayaklanmış

denizler kabardı sen dur, denizler kabardı

bu ırmaklar yokken anne gözlerin vardı

kundaklanmış saçlarından kıvılcım düştü

yaralanmış tüm aşıklar ona üşüştü

yıldızları mı küstürdük uçup giden ne?

belki yoruldu melekler göğü tut anne

eteğinde çamur anne, eteğinde ateş

sanki Kudüs oldun anne, yüzün bir güneş





II



sarı şiir



sen güneşin yıkandığı denizsin

hüzünlerin cennetisin ey sahra

vahaların olsun cümle ormanlar

sen de şiirlerin ormanısın ya

bir deve kervanı çöl sükutunda

velut bir anadır şiir doğurur

artık kelimeler bir bedevidir

her ayak sesinden şiir yoğurur

şairin ölümü bir fırtınadır

bu sarı denizde kopar vaveyla

kaybolan şiiri çağırmak için

şairler Mecnun’dur sahra bir Leyla

hasna bir devenin tek vuruşundan

kaş vezin doğurdun ve de kaç hüzün

sesini alırım hüma kuşundan

failatün failatün failün



zeyl-a



çöllerin benzi sarıdır

veremli bir gelin gibi

anne elin kınalıdır

yüreğin de elin gibi





III



gerdanlık

Beni Mustalık bir hüzün seferi

göklerin gelini kum denizinde

yüzüyor,yüzüyor ışıktan gemi

bir ay taşınıyor hevdec içinde

gün batımı vakti göğün perçemi

kumlara değerken bir iniltidir

-ey hevdec bir kere göster annemi

duaların tam icabet vaktidir

göklerin gelini bir hüma kuşu

aydan önce doğan bir ay gibidir

sarı şiir şimdi sermest bir halde

asılmakta göğün halkalarına

ve kader bıçağı ipe değince

sırça bir kalp çarpar hüzün dağına

güneş o var diye terkeder çölü

ay sessizce gelir durur yanına

ufuk bahtı gibi karaya çalar

artık erişilmez gam kervanına

göklerin gelini uykuya dalar



zeyl-b



hüznü hüzne vurdun anne

yüreğe dert kurdun anne

gözyaşını Yusuf diye

rüzgara savurdun anne









IV



zafir taşı



Kervan gelir Yemen’den yükü zafir taşıdır

tüm gelinlik kızların ilk gençlik rüyasıdır

bu taş bir parça siyah bir parça kan kırmızı

belki Salih Nebi’nin devesinin kanıdır

o siyah bir belayı gerdanlara taşıyan

gerdanlıklar belki de bir gazap nişanıdır

nice gafil davranıp geçirmişim boynuma

bu takı değil sanki bir bela tasmasıdır

kırılan ip ip değil pak yüreğimmiş benim

dökülen de taş değil gözlerimin yaşıdır

ve “fe sabrun cemilun v’Allah’l-müsteanu…”

ki O biliyor bir tek,bu iffet savaşıdır







V



ifk



nur ordusunun bir soylu neferi

çöl serinliğinde nur aramakta

Saffan ibni Muattal es-Sülemi

gecenin göğsünden huzur sağmakta

içinde bir deniz sakin mi sakin

birden kabarmakta,dalgalanmakta

-O’ndan geldik O’na döneceğiz biz

ey annemiz işte devem,buyur,bin

kutsal emaneti o taşımakta

kafile görünür tan ağarırken

emaneti ulaştırır şafakta

bazı gözler ihanete ayarlı

bazı gözler takılmıştır çapakta

göklerin gelini yalnız sorudur

düşman sınanmakta,dost sınanmakta

atılmıştır pak damene bir çamur

Allah yıkamağa hazırlanmakta

düşman atsın taşlarını gam değil

dostun attığı gül yaralamakta

göklerin gelini baba evinde

çektiği ah yeri göğü sarsmakta





VI



muştu



Ümmü Rûman sanki kurumuş çınar

Sıddîk dostluk için bedel ödüyor

gelin gözlerini dikmiş o nura

nur da her an göğe nazar ediyor

bir Yusufcuk konmuş hurma dalına

telaşlı telaşlı bir şeyler diyor

halden anlamayan zavallılara

aldığı haberi tefsir edeyor:

bakma insanlara göğün gelini

sen göğünsün,göğe aç ellerini

eğer kullanırsan kor yüreğini

v’Allahi sallarsın arş direğini

ve göğün gelini yüzünü döner

meleklerde sükut fırtına diner

bir yaralı gönle hassas kapılar

açılır,açılır ardına kadar

gözyaşından kanat dua kuşuna

ışık hızı erişmez uçuşuna

nur sevgili gelir:müjde Hümeyra

Rab akladı seni senâ et O’na

birden aydınlanır yüzü Sıddîk’ın

ve Ümmü Rûmân’a taze can gelir

yüreğin umudu emdiği bu an

Yakub’un gözünün gördüğü andır

Adem’in Havva’ya kavuştuğu dem

Nuh’un toprağa yüz sürdüğü andır

İbrahim’e ateş cennet kesildi

İsmail’in kurtulduğu zamandır

ebeveynin gözü güne can verir

ve derler,teşekkür etmelisin sen

tek cevap göklerin hür gelininden:

Rabb’ime teşekkür ediyorum ben

Meryem saflığında bir de itiraf:

vahiy benim için inmez sanmıştım

binler şükür olsun ben aldanmıştım

ey yerin annesi gökler gelini

Yusuf’u zamandan çekme elini

ey yerin annesi gökler gelini

Yusuf’u zamandan çekme elini



zeyl-c



örtüne çiçek düşürdüm

namluya duanı sürdüm

sen ağlamasaydın anne

gül mevsiminde üşürdüm







VII

güneşimi vurdular



dalgalar sırılsıklam, dökülmüş elleri kolları

yorgun argın, güneşi kıyıya sürüklüyorlar

kıran kırana vuruşuyor hüzün mavisi ışıkları

ıskalayan tüm kurşunlar onda karar kıldılar

çoktan gelmiş olmalıydı göğün ak kanatlıları

beni alıp götürmedi, neden bu sabah sular

sahi,

unutmuşum,

güneşimi vurdular



denize düşerken gördüm aldırmıyordu insanlar

bulutların arasından yuvarlandı koya

önce burna çarptı çığlık çığlığa kayalıklar

sonra can havliyle devrildi suya

ah…bayram etti cümle balıklar

ama bir gariplik var, hiç ağlamazdı kuşlar

sahi,

unutmuşum,

güneşimi vurdular

ışıktan öpücük konduruyor sahile sular

ellerim hatırassı, güneş bulaşıığı ellerim

abdest organlarımda hâlâ izi var

şafağın bitmesini boşuna beklemişim

gözlerime ne oldu, neden bir tuhaf oldular

sahi,

unutmuşum,

güneşimi vurdular



ne geceler atardım önüne,hepsini de yerdi

ayrılığı felaket, yanımdayken burnuma tüterdi

eyvah ki yalnız beni değil yıldızları da kırdılar

onlarsız yapamaz, bilirim, hep koynunda yatardı

geç oldu, hâlâ anlayamadım, saati niçin sordular?

Sahi,

unutmuşum,

güneşimi vurdular

tam alır yerinden yemiş kurşunu güneş

melekler her ahından bir cehennem yontarlar

güneş ki masum kadınların iffetine eş

göklerin maksadı ne ki kırılıyor gerdanlar

neden beni okşayan melekler uykudalar

sahi,

unutmuşum,

güneşimi vurdular.



1992-96









Göçmen Kuşlar



hangi dost dikmişti şu tomurcuğu

bağrımın içinde göğerip duran

ey kara günlerin dertli çocuğu

senin nabzın mıdır ranzamda vuran

söyle kim dikmişti şu tomurcuğu

......

gece yine kustu bütün kinini

her saniye can çek, kıvran, sabah et

efendi, demirbaş kabul et beni

mevcut listesinin başına kaydet

gece yine kustu bütün kinini













Haki Zamanlar



Bu zeytuni, bu mecbur edildiğim

Öylesine aşufte bir hayatı

Çıkarttım gözümden

Çektirdiğim resimleri, cop izlerini…

Koynuma iki yılan gibi sokulan o yıllar

Hayatımın hava parasıydı, ödedim

Konuş dediler konuştum, sustum sus dediler

Bana hainliğin yakıştığını söylediler

Gereği gibi oynadım verilen tüm rolleri

Yuhalandım ve alkışlandım, ama şimdi

Söndü sahne ışıkları

Ardımda kötü bir isim

Dostlar,

Sessizce terkediyorum burayı

Bir haki zamanın sır tutanağı

Bu belgeyi bırakıyorum geleceğe

Kafesler içinde kafesler

İniltiye dönüşen ninniler var şimdi içimde

Bir ihtilal gibi yayılıyor acı

Geçmişime

Geleceğime

Kalbimle aramdaki o girilmez vadiye

Ben bir yasak işledim, sorgum yapıldı

Suçsuzum dedim, ama değildim:

İmrenerek bakmıştım uçan bir kuşa

Katilini emziren bir ananın acısı bendeki

Bir seyyahın ki ölümümü sırtımda taşıyorum

Sanki yaşıyorum bu minval üzre

Bir gün bana darağacı olacak

Bu söğüdü sulamak zorunda kalışım

Çaresizliğim

Çaresizliğim

Kendimi vuracak bir kıyı bulursam

Biraz daha kahır yüklenirim

Sokaklara çıkmam ne de balkonlara

Çekilirim gönlümün sıkıyönetim olmayan diyarına











Hümeyra



Hümeyra

kına yakmasaydı annen

saçını yolarak taramasaydı

dağı kızdıran sen değilsin, biliyorum

şimdi kül olan saçların

dağınık kalsaydı



Koş Hümeyra koş

suyu seyret şöyle uzaktan

son bir kez daha bak şöyle uzaktan

minnacık ellerini aç, gerdir bileklerini

serçekuş yüreğini bir ansıkıca tut

sonra, savur göğe kocaman dileklerini



Ölürken gözlerini görmemeliydim Hümeyra

yalvaran, suçlayan vuran

ben her saniye öldüm

sense ateşin koynunda, yaşıyorsun hala

şu iki azap meleği gibiduran

gözlerini çek üstümden



Yaşayacaktın, hayatı görecektin

görecektin denizi görecektin gemiyi

binecektin hüzne el sallayacaktın

soluk soluğa

savuşturmağa gelen seni



Başkalarının işlediği günahın

cezasını çekiyorsun Hümeyra

madem sefihlerle aynı gemiyi paylaşıyorsun



dur, deli çocuk, çırpınma boşuna

yere geciyorsun

yalvarışın o yüzden çarpıp geri dönüyor

göğün duvarına

o yüzden gelmiyor

melekler yanına









Nuveyba



Öfkemin hançerine su ver sen

kalkalım bir seher vakti Nuveyba

işgaledilmiş topraklarımız üstüne

güneş doğmadan önce

her taşın dibine bir yıldız gömmüşler

şu denizden hala kırbaç sesi gelir

atlıları en son ne zaman görmüştün Nuveyba

nezaman öpmüştün ayağını Selahaddin’in



kol kırılır yen içinde kalır

ya baş koparsa Nuveyba

bu gövde bir düşerse yere ya

kan tutar dağları, atom santrallerini

yeryüzünü ve umutları sel alır

geriye andın, aşkın ve adın kaldı

andını çocuklar içti Nuveyba

aşkın yüreklere düştü

adın cellatların kirli elinde

Filistin askısına dönüştü



kan akacak bu topraklarda kan

kendileri benimkini

demirden atları seninkini içecek

bir can düşecek toprağa

Sabra

bir can kalkacak.



Ramallah’ta tarlalara çocuk ektik Nuveyba

taşlarıyla ebabiller dönüştü tomurcuğa

güz ekinidir bilirsin verirse Mevla

yüreklerin buz kestiği bir mevsimin ardından

her bir çiçek kesebilir çocuğa



sihirbazın çırağını hatırlarsın Nuveyba

o hendekte hala tüter annelerin şarkısı

o gün bu gün hala utanır güneş

adın ateş, andın ateş, aşkın ateş.











Bir Kını Toprağa Verdik Kılıç Şimdi Daha Keskin



sure sure işlemişler göğsünü tavusumun

adresime çıkartılmış baharagöz değmişler

gün vurdukça hatırana,daralıyor nefesim

öylesine bin acıya tahammül etse de

bu cevre tahammül etmez göğüs kafesim

aşk iğnesi, yürek oltası

sakalının tellerine değmiş olmak için rüzgar

bugün daha bir telaşlı

bugün ekmek yapmıyor annem

çün soframız hüzün kaplı

bu ne göç ediştir bre, bune acı uçuştur

kırılmıştır hala çırpar serçemin kanatları

can bir yana, ten bir yana

vurulduktan sonra baba gördüm koşan atları

Yasin yelesinde bin Hıra saklı

sağrısında kan damlıyor izlerinin üstüne

ardından yankılanıyor hasretin hoyratları

vurmasınlar

vurmasınlar söyle

vurmasınlar söyle baba şaha kalkan atları





( Haziran 1989 )
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık



WEZ Format. Şuan Saat: 04:24 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.7.6
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by 3.0.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126